|
MERSİN RUHU ÜZERİNE DİP-SİZ NOTLAR 87 girişliyim, Mersin’ de dört sene kaldım (diploma için yeterli bir süre!)
ve özel sebeplerden ( sanat- edebiyat aşkı, kampus de çok fazla kız vardır, buradan sıkıldım, büyük şehri özledim …den !) dolayı ayrıldım. Sonrasında Ankara’ya göçtüm, ODTÜ Felsefe’yi bitirdim. Bu kısa açıklamayı Mersin-i hem içerden hem de dışarıdan görebilme fırsatına sahip olduğumu belirtmek için yaptım. Şu anda açıkçası ODTÜ’den görüştüğüm kimse yok, ne mezunlar derneği, ne ODTÜ vakfı, hiç birine kayıtlı değilim; ben kendimi Mersin Turizmli olarak tanımlıyor ve öyle hissediyorum. İstanbul-daki mezunlar derneğinin kuruluşunda aktif olarak bulundum, geçen dönem ve bu dönem görev aldım, almaktayım. Bunca yıldan sonra tilki misali beni Mersin-e çeken şey ne oldu,(?) bunun üzerine düşündüm, kaşındım ve ortaya çıkanları sizlerle paylaşmaya karar verdim. * MERSİN-DE ÖĞRENCİ OLMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ: Okulun küçük olması, öğrenci sayısının az olması, Mersindeki tek üniversitenin bizimki olması; okulu evimiz gibi, yaşadığımız şehri mahallemiz gibi görmemize yol açıyordu. Bu duygu ve okuldaki eski öğrencilerin yaratmış oldukları dostluk havası; bize okulda kiracı gibi değil, ev sahibi gibi davranma ve kendimizi oraya ait olarak hissetmemizi sağladı. Biz de bu avantajlı durumu sonuna kadar kullandık, o dönemde hiçbir üniversitenin yapmadığı- yapamadığı şeyleri başardık. Türkiye-nin en örgütlü, en eylemci, en eğlenceli öğrencileri olduk. Yaptıklarımızı tek tek yazmaya bilmem gerek var-mı?! - YOKLUK, VARLIKTAN DAHA DEĞERLİDİR: Bazı şeylerin az-olması mı bize paylaşabilmeyi öğretti. Öğrenci sayısının az olması, konuşacak insan sayısının az olması, kız öğrencilerinin az olması ( Mehmet Ali’nin kulakları çınlasın!), gidilecek yerlerin az olması, akşam ziyaret edilecek evlerin az olması… Bütün bu etkenler dışarıdan olumsuz olarak görünebilir, oysa biz bu azınlık psikolojisini - çoğunluğa çevirmeyi, tüm bu olumsuzlukları kaynaşma için bir vesile haline getirebilmeyi sağladık. İronik bir yaklaşım sergileyip, Pozcudaki lokantanın adını AZCI olarak değiştirdik. Bir nevi taşra yaşantısı olarak görünen üniversite hayatımızı; küçük kasabaların insanlara yaşatabileceği boğucu-bunaltıcı havayı ortadan kaldıramasak bile minimalize edebildik. Bu dostluların bu kadar sağlam olması, yıllara meydan okuyabilmesi, benim gibi tilkileri bile tekrar kürkçü dükkânına geri döndürüyor olması boşuna değil.
- KİM OLURSAN OL YİNE DE GEL: İlk yıldı, aynı evde kaldığımız arkadaşlardan ikisi evden ayrılmak zorunda kalınca onların yerine başka iki kişi geldi. Biz evdekiler sol görüşlü, yeni gelen arkadaşlar sağ görüşlüydü. Sabahlara kadar tartışır, sırayla çay demler, sabahta beraber yürüyerek okula giderdik.Bu günlerde bizi yönetenlerin nasıl bir araya gelip, sorunları görüşüp, çözüm yollarını tartıştıklarını görünce…!!! Bizim insanları ayırmadan- ayrıştırmadan, aynı demlikten, aynı bardaktan nasıl çay içebildiğimizi, birbirimize nasıl sahip çıkabildiğimizi topluma anlatmak gerektiğini düşünüyorum. Mersin’de biz bugün imkânsız olarak görünen bir şeyi başardık; bu coğrafyada insanların hangi ideolojide, hangi ırkta, hangi dinde olursa olsun yan yana gelebileceklerini, birlikte kavgasız-gürültüsüz bir şeyleri paylaşabileceklerini gösterdik. Mersin Turizm Üst-Kimliği altında ezmeden, ezilmeden dimdik durabilmeyi, eğilmeyi ama bükülmemeyi öğrendik.
- HAVASINA SUYUNA: Akdeniz, Toroslar ve Güneş; arkaik ve kutsal bir üçlü gibi sarmalıyor içindekileri. Tantunisi, künefesi, ciğeri, şalgamı, yalnız can değil, kültürde boğazdan gelir ve geçer-mişi bize öğretti. Psikologlar ne der bilmem ama Turunç renginin; o dallarda asılı duran sarı ile kırmızı arasında dans eden portakalın yalnızca bedene değil, ruha da c vitamini yüklediğini, insanı dinginleştirici, rahatlatıcı etkilerinin bulunduğu gerçeğini göz ardı etmemeli.
Mersin Ruhu’nun bende bıraktığı izlenimlerin bir kısmı bunlar, üzerinde biraz daha düşünüp, detaylandırmak gerekir. Sonuç olarak bunlar bizim geçmişimiz, anılarımız; peki şu-anda yan yana gelme isteğimizin altında sadece bu nostaljiyi yeniden yaşama duygusu mu yatıyor? Ben Mersin Ruhunun yalnızca çocuklarımıza anlattığımız hikâyelerden ibaret olmadığını; bu Ruhun Türkiye için de bir model olabileceğini, olması gerektiğini düşünüyorum. Siyasetin bu kadar dar alanlara sıkıştığı, çözümsüzlüğün tek düstur olarak benimsendiği, insanların kutuplara ayrıştırıldığı bugünlerde, bu topluma katabileceğimiz daha çok şeylerin olduğunu düşünüyorum. Her olaya farklı açılardan bakabilmemizin, çatlak sesleri gürül gürül akıtabilmemizin bir erdem, bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. Fani dünyanın, para hırsının, çıkarların at başı gittiği çağımızda, dostlukları sıcak tutabilmenin, dayanışmayı sürdürebilmenin, birbirimize sahip çıkabilmenin, bizi bu çağın ötesine taşıdığını düşünüyorum. Her ne kadar kendim turizmin içinde olmasam da Türkiye’deki turizm politikasının bizsiz bir ayağının topal kalacağını düşünüyorum Peki siz ne düşünüyorsunuz? Cemal Atay Genç
» 3 Yorum
3"Cemo cannnn, Cemo cannn.." Wednesday, 23 December 2009 15:07
Cemo Can, Siteye gönderdiğin bu yazıyı, daha öncesinde bana iletmiştin ve bende sana; "Çok güzel dile getirmişsin, istersen Konya'daki toplantı sırasında herkes bir şeylerden söz ederken sen de bunu oku" demiştim. Yani demem o ki dil de güzel, göz de güzel, kulak ta güzel, kalp te güzel Yüz de güzel, öyleyse yüz de yüz güzel... Bunu sitede paylaşmana sevindim. Şair değilim amma velakin güzel yazı ve köy türkülerini ayak sesinden tanırım. Bu deyimde kulağıma yabancı gelmiyo
2Yorum Friday, 18 December 2009 02:08
1986 Mersin MYO Turizm diploması fakat Celil Çakıcı, Kadir Çorbacı, Veli Kırış abiler ile İsmail Kızılırmak, Mustafa Çelik, Hüseyin Altınel, H.Ömer Özkul kardeşler ile aynı evde kalarak "Mersin Turizm" ruhu eğitimi alan birisi olarak, ben de aynen sizin gibi düşünüyorum. TaşAli Çelik
1Yorum Friday, 04 December 2009 11:59
Ellerinize sağlık ne güzel anlatmışsınız Mersin Turizmli olamanın ayrıcalığını.
» Yorum yaz
Sadece kayıtlı uyeler yorum yazabilir. Lütfen giriş yapın yada üye olun.
|